“Ada’nın Kırık Terazisi” raflarda: Hukuk mücadelesinin görünmeyen tanıkları ilk kez aynı kitapta buluştu

Haber gorseli

Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı siyasal gerilimler, tutuklamalar ve uzun yargı süreçleri üzerine çok sayıda değerlendirme yapıldı. Ancak bu kez söz sırası, yaşananların en ağır yükünü omuzlayan ailelerde. Ada’nın Kırık Terazisi, Aile Dayanışma Ağı (ADA) çatısı altında bir araya gelen isimlerin tanıklıkları üzerinden ortak bir toplumsal mücadeleyi kayıt altına alıyor.

Kitabın merkezinde; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek Kaya İmamoğlu, Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in kızı ve avukatı Seraf Özer, Murat Ongun’un eşi Gözdem Ongun, Buğra Gökce’nin eşi Filiz Kahveci Gökce, Aykut Aydoğdu’nun eşi Tuba Torun Erdoğdu, Cem Akyüz’ün annesi Seher Akyüz, Elif Atayman’ın oğlu Efe Çakır ve Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Hakan Bahçetepe’nin eşi Gözde Bahçetepe bulunuyor. Her biri, farklı yaşam öykülerinden gelse de aynı sorunun etrafında birleşiyor: Hukuk mücadelesi aileleri nasıl dönüştürüyor?

Sevim Kahraman’ın kitabı, klasik röportaj kitaplarının sınırlarını aşan bir yapıya sahip. Sorular kadar, verilen yanıtların arka planı da önem kazanıyor. Cezaevi görüşleri, on dakikalık telefon konuşmaları, çocukların yaşadığı psikolojik yük, eşlerin omuzlarına binen sorumluluklar ve kamuoyu önünde sürdürülen mücadele, her anlatıda farklı yönleriyle ortaya çıkıyor.

ADA’NIN KIRIK TERAZİSİ, AİLELERİN GÖZÜNDEN YAZILMIŞ BİR TOPLUMSAL HAFIZA ÇALIŞMASI OLARAK ÖNE ÇIKIYOR

Kitabın önsözü de bu atmosferi güçlü bir biçimde kuruyor. Kahraman, gazeteci-yazar ve eşi Merdan Yanardağ ile yaşadığı süreci kişisel bir tanıklık olarak anlatırken, basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve adalet kavramlarını geniş bir toplumsal çerçeve içinde ele alıyor. Önsöz boyunca, gazetecilerin, siyasetçilerin ve muhalif isimlerin tutukluluk süreçlerinin sadece bireyleri değil, ailelerini ve toplumun haber alma hakkını da etkilediği vurgulanıyor. Aynı zamanda umudun ve dayanışmanın bu mücadelenin temel gücü olduğu fikri öne çıkıyor. Kahraman, bu mücadeleyi desteklemek ve çoğaltmak adına kitabın gelirinin Aile Dayanışma Ağı için kullanılacağını özellikle belirtiyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri ise, siyasi tartışmaların ötesine geçerek insan hikâyelerine odaklanması. Dilek Kaya İmamoğlu, eşinin tutuklanmasının ardından çocuklarıyla birlikte yürüttüğü yaşam mücadelesini anlatırken, “yalnız olmadığını hissetmenin” önemine dikkat çekiyor. Görüş günlerinin psikolojisini, çocuklara yaşananları anlatmanın güçlüğünü ve ADA çatısı altında kurulan dayanışmanın kendilerine verdiği morali ayrıntılarıyla aktarıyor.

Sevim Kahraman’ın akademik ve edebiyat geçmişi, kitabın anlatım diline de yansıyor. Kurmaca metinler, siyasal tarih ve edebiyat kuramı üzerine çalışmalarıyla tanınan yazar, bu kez belgesel anlatımla sözlü tarih yöntemini bir araya getiriyor. Böylece eser güncel olayların kronolojisini sunmakla kalmıyor; aynı zamanda dönemin toplumsal hafızasını inceleyecek araştırmacılar için de önemli bir kaynak niteliği kazanıyor.

Kitabın başlığındaki “kırık terazi” metaforu da eserin temel meselesini özetliyor. Adalet terazisinin bozulduğu düşüncesinden hareket eden Kahraman, hukuki süreçlerin merkezindeki isimleri değil, onların çevresinde sessizce mücadele eden aileleri görünür kılıyor. Böylece okur, siyasi tartışmaların ötesinde; bekleyişin, özlemin, dayanışmanın ve umudun hikâyesiyle karşılaşıyor.

Ada’nın Kırık Terazisi, ailelerin gözünden yazılmış bir toplumsal hafıza çalışması olarak öne çıkıyor. Hukukun, demokrasinin ve dayanışmanın anlamı üzerine yeniden düşünmeye davet eden eser, farklı görüşlerden okurları ortak bir soruyla baş başa bırakıyor: Adalet arayışı, yalnızca mahkeme salonlarında mı verilir, yoksa cezaevi kapılarında bekleyen ailelerin sessiz direnişinde de mi şekillenir?

“Hepimizin bir parçası orada… Silivri zindanında. Kiminin eşi, kiminin kızı ya da oğlu, kiminin annesi ya da babası. Kiminin dostu arkadaşı, kiminin yaşam kahramanı. Bir yerden bildik bir tanıdık hep. Bir parçamız, yüreğimiz orada: Silivri zindanında… Benim de eşim Merdan Yanardağ içeride, haksız ve hukuksuz biçimde birçok kişinin içeride olması gibi… Son iktidar dönemin de üçüncü kez hem de…

Yalnızca özgürlüğü kısıtlanmıyor; yıllarca ilmek ilmek işlenmiş emeği yok sayılıp “Gerçeğin adresi” Tele1 kanalına el konuluyor. Hak, hukuk ve adalet sözlüklerde kalan eski sözcükler sanki. Cezalandırılan yalnızca ne Merdan ne de Tele1 çalışanları… Halkın haber alma özgürlüğü engellenerek onlar da cezalandırılıyor. Koskoca bir cezaevine dönüşüyor ülke. Nefes almak, yaşamak sanılıyor, o nefesi de zor alıyoruz.

Ülkece neredeyiz diye bir kez daha düşünmek zorundayız.

Karanlığa mı gömüleceğiz yoksa aydınlığa çıkıp adil, eşit ve öz gür bir biçimde mi yaşayacağız? Ülke olarak hak ve hukukun sağlanmadığı bir yerdeyiz. Bir kurtarıcı beklemek boş bir hayalden başka bir şey değil. Halkın kurtarıcısı yine halk olacak. Seçim sandığı er geç masaya konulacak, adalet ve hukuka kavuşacağız. Toplumu ileriye götürecek olan yine kaderine boyun eğmeyen halktır. Umudum, umudumuz budur.”

yok

Author: Yusuf Aydın