Eğitim Habermas’ın ardından Habermas eleştirel teorisyen olarak yolumu aydınlatan ilk kişiydi. Bunun için ona hâlâ derinden minnettarım. Ancak zamanla onun yaydığı ışık titremeye ve sönmeye başladı. Hakan Kaplan 6 Nisan 2026 ABD’li düşünür ve feminist Nancy Fraser’in 25 Mart 2026’da LRB Blog’da yayımlanan “After Habermas” başlıklı yazısını, Ziya Dinç çevirisiyle yayımlıyoruz. Jürgen Habermas, savaş sonrası Almanya’nın ahlaki vicdanı, son büyük sistematik filozof, Frankfurt Okulu’nun ikinci kuşağının baskın figürü ve bu “okul”u sona erdiren düşünür olarak çeşitli biçimlerde tanımlanabilir. Başkaları onun katkılarını bu büyük ölçekte değerlendirebilir ve değerlendirecektir. Benim burada sunabileceğim şey ise daha öznel olacak: Onun çevresinden, solcu bir Kuzey Amerikalının, ondan öğrendikleri ve ancak başka yerlere bakarak öğrenebildikleri üzerine düşünceler. Habermas ile bağlarım çok katmanlıydı. O benim için hem bir ilham kaynağı hem bir rol modeldi; hem danışılacak bir kişi hem de karşısında durulacak bir kişiydi. Bana erken yaşlarda “özgürleştirici bir niyetle eleştiri” yapmayı gösterdi, fakat zamanla ona karşı mesafelenmem gerekti. Habermas’ın fikirleriyle ilk olarak 1970’lerin ortasında, doktora öğrencisi ve felsefeci olmayı hedefleyen biriyken karşılaştım. New Left/Yeni Sol ’dan yeni çıkmış biri olarak, politik kararlılıklarımı temellendirecek ve onları gerçekleştirme mücadelesine katkı sağlayacak bir entelektüel çerçeve arayışındaydım. Alana iki isim damgasını vuruyordu: Habermas ve Michel Foucault. Onların kendilerine özgü kavrayışlarını ve kör noktalarını inceleyerek, kendimi bir eleştirel teorisyen olarak görmeye başladım. Bu projemi en iyi Frankfurt [Okulu] geleneği içinde sürdürebileceğimi düşündüm. Foucault’nun aksine Habermas, “yeniden inşa edilmiş bir tarihsel materyalizm” olasılığını ortaya koyuyordu. Savaş sonrası kapitalist toplumu, çelişkiler ve kriz eğilimleriyle parçalanmış bir bütün olarak kavrıyordu. Bunu yaparken ekonomik indirgemeciliği reddediyordu. “Emek”ten farklı olarak “iletişim”i ve “sistem”den farklı olarak “yaşam dünyası”nı öne çıkararak kültürün, fikirlerin ve siyasetin göreli özerkliğini savunuyor, aynı zamanda bunların bürokrasi tarafından “sömürgeleştirilmesini” teorileştiriyordu. Sonuçta ortaya, refah devleti kapitalizminin tehlikelerini ve özgürleşme için sunduğu olanakları analiz eden yeni bir eleştirel teori çıktı. Marx, Weber ve iletişimsel-eylem ( speech-act ) teorisinin bir sentezi olan bu yaklaşım, bir yandan Yeni Sol ’un sezgilerine, diğer yandan Foucault’nun çarpıcı betimlemelerine sistematik bir güç kazandırıyordu. Kuşağımdan başka entelektüeller de bu sentezden ilham aldılar. Ancak ben, Habermas’ın kuramının normatif boyutuna çoğu kişiye göre daha az ilgi duyuyordum. Diğerleri “diskurs/söylem etiği”ni benimseyerek demokrasi ve hukuk üzerine bağımsız politik teoriler kurarken, ben “geç kapitalizm” eleştirisine odaklanmayı sürdürdüm. Olgular ve Normlar Arasında (1992) beni pek etkilemedi; bunun yerine Kamusallığın Yapısal Dönüşümü (1962), Meşruiyet Krizi (1973) ve İletişimsel Eylem Teorisi (1981) çalışmalarında “yaşam dünyasının içsel sömürgeleştirilmesi” bölümlerle yoğun bir biçimde meşgul oldum. Kamusallığın Yapısal Dönüşümü , bana kapitalist toplumda egemenliğe rıza üreten kurumları tarihsel bağlamları içinde düşünerek tarihsel olarak ele almayı ve sorunlaştırmayı öğretti. “Yaşam dünyasının içsel sömürgeleştirilmesi”, kapitalist toplumu, devlet ve ekonomi sistemleri ile kamusal ve özel yaşam dünyalarından oluşan, sınırları değişken ve tartışmaya açık kurumsallaşmış bir toplumsal nizam/düzen olarak anlamamı sağladı. Meşruiyet Krizi ise bana kapitalist krizin ekonomik boyutunun ötesindeki kriz biçimlerini, politik meşruiyet krizlerini ve daha geniş anlamda toplumsal ve ekolojik yeniden üretim krizlerini, tanımlamayı öğretti. Bu eserlerde aradığım Habermas’ı buldum: Yeni bir dönem için, alışılmışın dışında/ortodoks olmayan bir demokratik Marksizm geliştirilmesine katkıda bulunan dü